Gülpembe Aydın
Köşe Yazarı
Gülpembe Aydın
 

Aracı Amaç Sanmak: Haz ve Mutluluk Paradoksu

 Aracı Amaç Sanmak: Haz ve Mutluluk Paradoksu Her birimiz zihinsel faaliyetlerimizi eylemselliğe dökerek hayata tutunma ve bir şeyleri var etme çabasındayız. İnsan yaşayan bir canlı olduğu için gelişmeye ve üretmeye açıktır. Bu üretim ve gelişim hayatın olağan akışında da seçimlerimiz üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Her birimiz kendi hayatının göbeğinde kendi krallığını kurmak için büyük fedakarlıklarla büyük mücadeleler verir. Öznel hayatlarımızda mücadelelerimiz farklı unsurlarla boy gösterse de çekirdeğinde aynı davranış modellerini ve niyetleri bulabiliriz. İnsan olmak değişmez; sadece insanlığı deneyimleme şeklimiz farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar ise mizaç ve karakter olarak sözlükte yerini alır. Gözlemlerimin ve kendi yaşamsal tecrübelerimin arasında fikrim volta atarken her birimizin zihninde bir hayali inşa ettiğini fark ettim. İlmek ilmek o hayali işliyor, büyütüyor ve besliyoruz. O hayal, sebeplerden arınmış haliyle bakıldığında olmak istediğimiz kişi olarak beliriyor: "En mutlu halimiz". Hayalini kurduğumuz detaylarda maddeyi aracı kılmaktan ziyade sonuç ilan ediyoruz. Mutluluğu yakalamak üzere çıkılan bu seyahat, mutluluğa giden yoldaki araçları elde edince başaracağımız sanrısına kapılıp aracı amaç haline getirmemize sebep oluyor. Bu döngü ise tüketim çılgınlığından doğan kronik bir mutsuzluğa dönüşüyor. Peki neden bir türlü aradığımız o mutluluğa erişemiyoruz? İyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir ilişki, iyi bir kariyer, statü derken... "İyi bir ben" olma halinden uzak diyarlara kendimizi istemsizce sürgün ediyoruz. O arabayı alınca, o işi kurunca o mutluluk hayatımızda kalıcı bir duyguya sebebiyet veremiyor ve "hep bir basamak daha çıkarsak mutlu olacağız" inancı ile nefesimizi tüketirken buluyoruz kendimizi. Modern insanın faciası olarak okunan bu tüketim çılgınlığı yalnızca maddi alanda değil, insana dair birçok alanda seyrediyor. Hızlıca tüketilen duygular ve düşünceler arasında derinleşmeyi zaman kaybı olarak görmeye başladık. İnsan bütün beklentilerini tek bir duygunun çatısı altında topladı: Haz. Bu da ne yazık ki bizleri anlamları aramaktan kopardı. Sohbetlerimiz hızlıca içilen bir kahveye eşlikçi olsun diye düşünülmeden telaffuz edilen kelimelerden yapma fırtınalar arasında heba oluyor. Söylemlerimizde birçok kavramın aslından, özünden noksanlaştırıldığını fark ettim. Tüketime olan karşı konulamaz —daha doğrusu karşı koymadığımız— arzumuz sadece madde üzerinde değil, manevi bağlamda da tüketimin pençesine düşmüş bir şekilde hayatlarımızda bir gölge gibi bizleri takip ediyor. Hayatımızda özensizce yer alan kelimelerin ve duyguların anlamlarını sorgularken doğru sandığımız yanlışlarla çıkmaz sokakta karşılaştım. Bunun sebebi; duygularından koparılan insanın, bireysel olarak deneyimlemediği duyguları halk arasında ağızdan ağıza dolanan bir mit misali başkalarından çıkma olarak hayatına dahil etmesi. Tıpkı bir ağaca çaput bağlayıp dileğini asması misali, duygularını da sebeplere bağlaması... Düşüncelerimi bu sebepten geri çekemiyorum. Mutluluk sahiden bir parça bitter çikolata ile elde edilecek kadar kolay ise bunca hayali uygulamaya dökmek için neden ter döker insan? Serotonin ile dopamin kelimeleriyle hayatımızda en az bir kez karşılaşmışızdır. Peki nedir bu dopamin ile serotonin? Kaçımız anlamsal olarak merak edip mahiyetini anlama gayretinde bulundu bilmem; ancak ben kendi merakımın peşine düştüm ve içsel çatışmamda duygusal kavramlarımın temel farklılığını gördüm. Mutluluğu ararken hazzın kapanına kısılmak... Mutluluk bir duygu değildir ki yola koyulunca bulunsun; insan için mutluluk bir hâldir. En yalın deyimle "yolda olma hali". Mutluluğu sanki hayat ağacımızın dallarında bir meyve sanıyoruz. Bundandır ki onu sebeplerde ararken yaşam enerjimizi tüketiyor, daha da yitiriyor ve ulaşılamaz sanıyoruz. Oysa mutluluk, o ağacın kendimiz olduğunu fark etmemizle başlar. Kalp, derdini duygular aracılığı ile anlatır. Küçük bir çocuğun davranışlarını gözlemleyin veyahut kendi çocukluğunuzu bugünkü haliniz ile izleyin; duygular konuşurdu. Ne zaman ki büyüdük, her birimiz kalplerimizden beyne taşındık. O günden beri kalbin hissini unutup sadece sözcüklere tutunduk. Serotonin, kelime anlamıyla bakıldığında en basit tabiriyle "mutluluk hormonu" demektir. Dopamin ise hazdır; almak, arzulamak, beynin ödül merkezidir ve elde etmek üzerinden tüketim olarak gelir. Yani insana mutluluğu getiren şey bir parça bitter çikolata değil; zihinlerimize dışarıdan takviye edilmesi gereken bir eksiklik gibi sunulan, ona ulaşabilmenin ve onu doyumlayabilmenin hazzıdır. Bu, modern toplumun bir sorunu gibi algılansa da aslında tarih boyu insanın en büyük sınavlarından biri olmuştur: Mutluluk ile hazzı birbirinden ayıramamak. Bu maddesel ve manevi tüketim paradoksu, ruhlarımızı doyurmayan bir sistemin içinde kısır döngüye girmemizin temel sebebidir. İnsan madde aleminde, yani tasavvuftaki karşılığı ile Alem-i Mülk’te duygularını hazza kurban ederek zaman ve mekan arasında sıkışmıştır. Oysa insanın hangi millette, dilde, dinde veya zamanda olduğu fark etmeksizin aynı anlam arayışına girdiğini görürüz. Tasavvufta fakr ve fena hali olarak çocukluğumuzun hanelerinde yerine bir tabak koydurmayı başarmış bu anlayış; geleneksel Japon kültüründe karşımıza Wabi-Sabi olarak çıkar. Wabi-Sabi; kusurluluğun, geçiciliğin ve tamamlanmamışlığın güzelliğini esas alan bir estetik ve yaşam felsefesidir. Şimdi dönüp kendimize sorma vakti: Yaşam adını verdiğimiz bu seyahatte aradığımız şey anlık bir haz takviyesi mi, yoksa ruhumuzu demirleyeceğimiz o derin dinginlik mi? Belki de kalbimize geri taşınmanın ilk adımı; aracı amaçtan, manayı hazdan ayırıp yolda olmanın kendisini kucaklamaktır.
Ekleme Tarihi: 04 Eylül 2026 -Cuma

Aracı Amaç Sanmak: Haz ve Mutluluk Paradoksu

 Aracı Amaç Sanmak: Haz ve Mutluluk Paradoksu

Her birimiz zihinsel faaliyetlerimizi eylemselliğe dökerek hayata tutunma ve bir şeyleri var etme çabasındayız. İnsan yaşayan bir canlı olduğu için gelişmeye ve üretmeye açıktır. Bu üretim ve gelişim hayatın olağan akışında da seçimlerimiz üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Her birimiz kendi hayatının göbeğinde kendi krallığını kurmak için büyük fedakarlıklarla büyük mücadeleler verir.

Öznel hayatlarımızda mücadelelerimiz farklı unsurlarla boy gösterse de çekirdeğinde aynı davranış modellerini ve niyetleri bulabiliriz. İnsan olmak değişmez; sadece insanlığı deneyimleme şeklimiz farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar ise mizaç ve karakter olarak sözlükte yerini alır.

Gözlemlerimin ve kendi yaşamsal tecrübelerimin arasında fikrim volta atarken her birimizin zihninde bir hayali inşa ettiğini fark ettim. İlmek ilmek o hayali işliyor, büyütüyor ve besliyoruz. O hayal, sebeplerden arınmış haliyle bakıldığında olmak istediğimiz kişi olarak beliriyor: "En mutlu halimiz". Hayalini kurduğumuz detaylarda maddeyi aracı kılmaktan ziyade sonuç ilan ediyoruz.

Mutluluğu yakalamak üzere çıkılan bu seyahat, mutluluğa giden yoldaki araçları elde edince başaracağımız sanrısına kapılıp aracı amaç haline getirmemize sebep oluyor.

Bu döngü ise tüketim çılgınlığından doğan kronik bir mutsuzluğa dönüşüyor.
Peki neden bir türlü aradığımız o mutluluğa erişemiyoruz?

İyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir ilişki, iyi bir kariyer, statü derken... "İyi bir ben" olma halinden uzak diyarlara kendimizi istemsizce sürgün ediyoruz. O arabayı alınca, o işi kurunca o mutluluk hayatımızda kalıcı bir duyguya sebebiyet veremiyor ve "hep bir basamak daha çıkarsak mutlu olacağız" inancı ile nefesimizi tüketirken buluyoruz kendimizi.

Modern insanın faciası olarak okunan bu tüketim çılgınlığı yalnızca maddi alanda değil, insana dair birçok alanda seyrediyor. Hızlıca tüketilen duygular ve düşünceler arasında derinleşmeyi zaman kaybı olarak görmeye başladık. İnsan bütün beklentilerini tek bir duygunun çatısı altında topladı: Haz.
Bu da ne yazık ki bizleri anlamları aramaktan kopardı. Sohbetlerimiz hızlıca içilen bir kahveye eşlikçi olsun diye düşünülmeden telaffuz edilen kelimelerden yapma fırtınalar arasında heba oluyor.

Söylemlerimizde birçok kavramın aslından, özünden noksanlaştırıldığını fark ettim. Tüketime olan karşı konulamaz —daha doğrusu karşı koymadığımız— arzumuz sadece madde üzerinde değil, manevi bağlamda da tüketimin pençesine düşmüş bir şekilde hayatlarımızda bir gölge gibi bizleri takip ediyor.

Hayatımızda özensizce yer alan kelimelerin ve duyguların anlamlarını sorgularken doğru sandığımız yanlışlarla çıkmaz sokakta karşılaştım. Bunun sebebi; duygularından koparılan insanın, bireysel olarak deneyimlemediği duyguları halk arasında ağızdan ağıza dolanan bir mit misali başkalarından çıkma olarak hayatına dahil etmesi.

Tıpkı bir ağaca çaput bağlayıp dileğini asması misali, duygularını da sebeplere bağlaması... Düşüncelerimi bu sebepten geri çekemiyorum.
Mutluluk sahiden bir parça bitter çikolata ile elde edilecek kadar kolay ise bunca hayali uygulamaya dökmek için neden ter döker insan?
Serotonin ile dopamin kelimeleriyle hayatımızda en az bir kez karşılaşmışızdır.

Peki nedir bu dopamin ile serotonin? Kaçımız anlamsal olarak merak edip mahiyetini anlama gayretinde bulundu bilmem; ancak ben kendi merakımın peşine düştüm ve içsel çatışmamda duygusal kavramlarımın temel farklılığını gördüm.
Mutluluğu ararken hazzın kapanına kısılmak...
Mutluluk bir duygu değildir ki yola koyulunca bulunsun; insan için mutluluk bir hâldir. En yalın deyimle "yolda olma hali". Mutluluğu sanki hayat ağacımızın dallarında bir meyve sanıyoruz. Bundandır ki onu sebeplerde ararken yaşam enerjimizi tüketiyor, daha da yitiriyor ve ulaşılamaz sanıyoruz. Oysa mutluluk, o ağacın kendimiz olduğunu fark etmemizle başlar.

Kalp, derdini duygular aracılığı ile anlatır. Küçük bir çocuğun davranışlarını gözlemleyin veyahut kendi çocukluğunuzu bugünkü haliniz ile izleyin; duygular konuşurdu. Ne zaman ki büyüdük, her birimiz kalplerimizden beyne taşındık. O günden beri kalbin hissini unutup sadece sözcüklere tutunduk.
Serotonin, kelime anlamıyla bakıldığında en basit tabiriyle "mutluluk hormonu" demektir. Dopamin ise hazdır; almak, arzulamak, beynin ödül merkezidir ve elde etmek üzerinden tüketim olarak gelir. Yani insana mutluluğu getiren şey bir parça bitter çikolata değil; zihinlerimize dışarıdan takviye edilmesi gereken bir eksiklik gibi sunulan, ona ulaşabilmenin ve onu doyumlayabilmenin hazzıdır.

Bu, modern toplumun bir sorunu gibi algılansa da aslında tarih boyu insanın en büyük sınavlarından biri olmuştur: Mutluluk ile hazzı birbirinden ayıramamak. Bu maddesel ve manevi tüketim paradoksu, ruhlarımızı doyurmayan bir sistemin içinde kısır döngüye girmemizin temel sebebidir.
İnsan madde aleminde, yani tasavvuftaki karşılığı ile Alem-i Mülk’te duygularını hazza kurban ederek zaman ve mekan arasında sıkışmıştır. Oysa insanın hangi millette, dilde, dinde veya zamanda olduğu fark etmeksizin aynı anlam arayışına girdiğini görürüz.

Tasavvufta fakr ve fena hali olarak çocukluğumuzun hanelerinde yerine bir tabak koydurmayı başarmış bu anlayış; geleneksel Japon kültüründe karşımıza Wabi-Sabi olarak çıkar. Wabi-Sabi; kusurluluğun, geçiciliğin ve tamamlanmamışlığın güzelliğini esas alan bir estetik ve yaşam felsefesidir.
Şimdi dönüp kendimize sorma vakti: Yaşam adını verdiğimiz bu seyahatte aradığımız şey anlık bir haz takviyesi mi, yoksa ruhumuzu demirleyeceğimiz o derin dinginlik mi?

Belki de kalbimize geri taşınmanın ilk adımı; aracı amaçtan, manayı hazdan ayırıp yolda olmanın kendisini kucaklamaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve katilimcimaltepe.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.