Düşünceyi Giyinmek
Düşünmek insanlığın var olduğu andan beri kesintisiz uyguladığı bir eylem.
Belki de bir varoluş savaşı.
Düşüncelerimiz var olmasaydı eylemlerimiz de var olmazdı.
Hatta bugün içinde bulunduğumuz bu dünya bu haliyle olmazdı.
Aslına bakarsak evrende bir çok canlı
düşünür, analiz eder ve bunun sonunda harekete geçer; ancak insanı diğer canlılardan ayıran bu düşünce zenginliği zaman içinde onu eylemsel fakirliğe sürüklemiş bir olgudur.
Her birimiz her dakika binlerce şey düşünürüz. Bir olay, bir insan, geçmiş ve gelecek üzerine ve bazen de kendimiz hakkında.
Ancak ne düşündüğümüzün ne kadar farkındayız? Kaçımız sadece düşünenlerden kaçımız düşündüğünü gözlemleyenlerden?
Nasıl düşüneceğimiz çocuk yaşlarda içinde filizlendiğimiz saksıda şekillendi.
Bundadır ki, hayatın içinde adım atarken çoğu zaman basmakalıp düşüncelerin eteğinde hareket ediyoruz.
Hatta kendimize bile adım atarken...
Adeta gündelik akışta kendimizi bilinç dışı akışa bırakmış durumdayız.
Eylemsel limitlerimiz ise zihinsel menzilimizin yettiği kadar.
Zihinsel uykularımızda başkalarının rüyalarını görüyoruz.
Ve bunu kendi gerçeğimiz sanıyoruz.
Mekanik bir işleyişe teslim olduğumuzdan ötürü eleyemediğimiz her düşüncede kendimizi kendimizden eliyoruz çoğu zaman.
Descartes "Düşünüyorum, o halde varım" dediğinde kastettiği “ düşünmek” sorgulamak mıydı yoksa niteliği ve niceliği astarlı astarsız her düşünce içinde varlığını ve var olanı kabul etmek miydi?
Her birimizin varlığı, düşüncelerimizden bağımsız bir var oluşta var olduğu aşikar.
Kimi zaman bir düşünceden kalıp yaparız ve kendimizi o kalıba sokarız. O kalıba girince de şeklimizi o kalıp zannederiz. Oysa birçoğumuz o kalıbın da kendi düşüncelerimizdeki bizden kaynaklandığını fark edemez.
Ne yazık ki birçoğumuz, hatta kimi zamanlarda her birimiz kendimizi düşüncelerimizden ibaret sanıyoruz .
Her şeyi gözlemliyoruz, denetliyoruz; peki ne kadar öz denetime sahibiz?
İnsan sosyal bir canlı bu yüzden var oluşumuzu başkalarının tanıklığı ile deneyimliyoruz.
Farkındalığını askıya almış her birey, kendini başkalarının düşüncelerinde var olmaya mahkum etmiştir.
Kendimizi başkalarının düşüncelerinden seyrediyor, okuyor ve dinliyoruz ; kendi zihnimizin rüzgarını yönetemediğimizde başkalarının zerrelerini de dahil ederek bir kum fırtınasının ortasında benliğimizi arıyoruz.
Gerçekten bulduğumuzu düşündüğümüz ne kadar kendimiz ?
Dışarı çıkmadan evvel zihnimizden geçen her düşünce için bir parça giysi giyinecek olsak hareket edemezdik. İyi de neden üst üste giyinmeye devam ediyoruz ve bu hareketsizliğimizi kadere ya da bazı şartlara bağlıyoruz?
Sebebi düşüncelerimizin kölesi olmayı seçmemiz olabilir mi?
Kırbaçlanıp, kamçılanıp duygularımızı, duyularımızı bir kuru ekmeğe mecbur bırakmamız olabilir mi?
Işığı takip eden yarasalar misali kendi karanlığımızdan kaçmak için başkalarının ışığına çekiliyor, daha sonra da kendi zihinsel duvarlarımıza çarpıyoruz.
Benzer düşüncelerle ahbap, farklı düşüncelerle düşman oluyoruz.
Zihnimiz bize kalkan oluyor; kendimizi , düşüncelerimizden ve başkalarının düşüncelerinden eleyemiyoruz.
Oysa düşüncelerimizin hizmetkarı değil efendisiydik.
Günlük hayatın içinde o kadar fazla sorumluluk alıyoruz ki kendi sorumluluğumuzu almayı ihmal ediyoruz.
Ekranlarda, kalabalıklarda, gürültülerde yalnız kalmamak uğruna kendimizi kaybettik.
Kim bilir belkide düşünce ağırlığımız altında kendimizi ezildiğimizdendir.
Farkında olmadan kendi zihinsel hapishanelerimizi yarattık.
Blokajlar, korkular ve bir sürü olumsuz düşünceler her görüş saatinde ziyaret etti her birimizi ve biz kendimizi korumak için oluşturduğumuz düşüncelerimizin kalıplarına kendimizi kendi zihnimiz aracılığı ile hapsettik.
Düşüncelerini gözlemleyen her fert aklından geçmesine izin verir, akmasına engel olmaz. Düşündüklerinin kendisi olmadığını bilir. Sadece hangi düşünceyi giyinip dışarı çıkacağına öz farkındalıkla karar verir.
Peki sen hangi düşünceni giyinip dışarı çıkmayı seçiyorsun, yoksa seni başkalarının giydirmesine izin mi veriyorsun?
